evet yine bir gün dertlendim, buraya geldim. dijital günlük olarak kullanmaya pek sıcak bakmasam da kendimi tanıdığım için bu şekle dönüşeceğini biliyordum. benim günlüklerim yaptıklarımdan çok düşündüklerimden oluşuyor. neyse buna sonra karar veririz.
bugünkü konumuz: hep kitap almak istemek..
duyduğum her kitaba hızlıca sahip olmak istiyorum. başka hiçbir eşyaya düşkünlüğüm yok ama konu kitap olunca kendimi durduramıyorum. bir de edebiyat okuyorum benn, artık siz düşünün.
şimdi sorun tam olarak burada değil, sorun benim alıp rafa kaldırıp okumamam :') kitap okuyorum hem de benim için derslerimden bile öncelikli olabiliyor ama okuma hızım alma hızıma yetişemiyor. beni huzursuz eden kısım bu. kartımı iptal edeyim dedim, kapıda ödemeye daha çok vermeye başladım sonra geri döndüm. japonlar bunu hastalık olarak tanımlayıp tsundoku sendromu demişler. bu noktaya gelmesini istemiyorum. aslında iradeli biriyimdir, birçok alışkanlık kazandırabildim kendime. bu başka günün konusu olsun.
kitap zamlarından bahsedelim biraz da. markete gitmediğim için buradan takip ediyorum. hoş dünya çapında bir kağıt krizi var bizim ekonomik krizimiz dışında. evet illa yokluğunu veya ulaşmanın zorluğunu hissetmemiz gerekiyor fikir üretebilmemiz için. off ben ne anlatıyorum? bu bizim dünyamız, birlikte yaşıyoruz falan ama karşılığı boş cümleler işte.
bir kitabın fiyatının elli liradan başlaması sadece beni etkilemiyor, farkındayım. ki bunlar normal okuma kitabı. test kitaplarının fiyatları rezalet. tamamen ticarete dönmüş halde. ya sınava hazırlanan öğrenciler bunlar. bu insanlar bizim için de okuyor, yardımcı olmamız gerekirken her şeyi onlar için daha zor bir hale getiriyoruz. aklınıza milyon farklı örnek geliyor değil mi şimdi? ben söylemek istemiyorum. üzülüyorum, sinirleniyorum, oturup yazıyorum. ne yapmalıyım, bilmiyorum. halkımızın böyle bir hale gelmesini kabullenemiyorum. twitter kullanmayı bıraktım, haber açmıyorum ama nereye kadar kapatacağım gözlerimi. akşam çay saatinde evdekiler tv'den denizlerin kirletilmesi ve içindeki canlıların yok edilmesini konu edinen bir belgesel açmışlar. sadece on beş dakika dayanabildik. insanlardan nefret etmek de çözüm değil, görmezlikten gelmek de. çok mu melankolik davranıyorum, bilmiyorum ama ben mağaramdan bir çıkış noktası buldum: çalışmak. çalıştıkça bir işe yaradığımı hissediyorum ve bu beni tatmin ediyor. kalkıp bir dersin notunu çıkarmak ya da etkinlik için bir stk'ye gitmek uyuyacağım uykudan daha lezzetli geliyor. kendimi suçlu hissediyorum ve bunlarla kendimi affedebiliyorum. konuyu çok dağıttım değil mi? biraz iç dökme olsun o zaman.
başlığa dönecek olursak okudukça var oluyoruz. düştüğümüz bataklık olsun :') bol bol okumak dileğiyle. sadece kitabı değil; doğayı, eşyayı, insanı..
