kesinlikle dışarı çıkmak istemiyordum ama annemin merkeze inme isteğiyle baş edemedim. bir türlü kombin yapamadım. üç kez kapıdan dönüp kardeşimden başka şeyler istedim. her seferinde "anne gitmeyelim işte ya." diye söyleniyordum.
nihayet sokağa attık kendimizi. iki adım gitmeden elinde 40 cm civarlarında metalik bir silah taşıyan yüzünü sardığı şeyle kapatmış adamla karşı karşıya geldik. annemin elini sıkıp çekiştirerek "görmemeye çalış, uzun uzun sakın bakma, 'beni tanıdı' diyip beynini dağıtır." dedim. biraz ileride birkaç kişinin arasında dönen sohbeti duydum. "kaç sargın var?" ben bunu sargı bezi olarak düşünüyordum, birinin zarar alması durumunda kullanabilecekleri temiz sargı bezleri.. adam cevap yerine vücudunu göstermeye başlayınca aldığı darbe ve kurşun izlerinden bahsedildiğini anlamam uzun sürmedi. irkildim ve kaybedecek bir şeyi olmadığını hissettim.
istanbul'um işgal mi edilmişti? caddeye inince o adam gibilerinden birçok grup gördük. bunlar silahlı birlikti ama kesinlikle resmi bir ordu değildi. terörizm yahut gerilla tarzı bir yapılanma vardı içim içimi yiyordu ama sağ salim merkeze inmeye odaklamıştım beynimi. minibüse binsek mi diye düşündükten sonra aralardan gitmenin daha güvenli olacağına karar vermiştik. oldum olası nefret etmiştim minibüslerden, plansız işlerden, kuralsızlıktan..
tekrar sokaklara daldık, bu tipler asla bitmiyordu. çıkarma yaparcasına sıra olmuş bir yere gidiyorlardı. annemin elini tutup tünelin farklı bir yerine soktum. onlara bulaşmadan buradan çıkabileceğimiz bir geçit. nasıl birden karanlık olmuştu bilmiyordum ama iki adım daha atsak kurtulmuştuk. güneşi görmeye başlamıştım. bacağımı atamadım, köşede kahvehane gibi bir yerde oturan yüzü sarılı adam bacağımı tutmuş bırakmıyordu. sessizce sadece bekledim. ne kadar azınlık olduğumuzu iliklerime kadar hissettim ve adam gücün kendinde olmasından sonsuz zevk alıyordu. biraz daha sabit beklememe karşılık bıraktı ve hızlı adımlarla iskeleye yürüdüm.
bir adam vapur seferleri için bağırıyordu. "köpekler köpköy'e karalar karaköy'e!" sınıflandırmayı anlamamıştım ama bizim yerimiz kadıköy olduğunu biliyor gibiydim. iskelenin üst katına çıktık. babam ve dedem oturmuş kahvaltı yapıyorlardı. tv'de haberler dönüyordu ve asla işgal tarzı bir söylem yoktu. dağlar çiçekler anlatılıyordu. tüm yol boyunca yatıştırdığım sinirimin çaresini babama çıkışmakta bulmuştum. artık o kişi babam değildi. tüm bu ablukayı yönlendiren adamdı, değişmişti. "neler oluyor, nasıl buna izin verirsin, buraya gelebilmemiz bir mucizeydi. kaç kişinin ölümünü izledim haberin var mı, vatan kurtarmak ne zamandan beri kendi toprağını işgal edip gerçek toprak sahiplerine acı çektirmek oluyor?!" asla öfkem dinmiyor bağırmaya devam ediyordum.
geldiğimden beri bakmadığım dedeme çevirdim yüzümü, gülümsüyordu. "kusura bakma, dede. çok şaşkınım sana sarılamadım." deyip eğildim. uzunca sarıldık ve ellerini avcuma alıp yanına oturdum. gözlerim terasın büyük camlarına ilişti. birden yerleri kar tutmuştu. çok hızlı dolu gibi kar yağıyordu. kanatlarını bir muhafız gibi çapraz tutmuş bembeyaz martılar karlarla beraber yere iniyordu. "işte" diyordum "istanbul'a ne barışın güvercini ne savaşın kartalı yakışır, ne olursa olsun martılar yakışır."
çıktım oradan. yolu biliyormuşçasına koştum. bacaklarım beni oldukça eski bir harabeye getirdi. çatışma sesleri vardı kendimi sipere alıp bekledim. sesler bir anda kesildi, ezan sesi duyuldu. içeri geçtim. kadınlar namaza durmuş kimi de dua ediyordu. başlarında sevdikleri bir kadın ölmüş. 50-60 kadının çoğu kalktı "artık bittik." dediler ve gittiler. 7-8 kişi kalmıştık. köşeye oturmuş ağlayan kahverengi dolama yapmış kadının yanına oturdum. kolumu omzuna koyup "ben daha yeni geldim pek bilmiyorum ama burayı böyle bırakmanın da çözüm olmadığını biliyorum." dedim. o adamların sesi yine yükselmişti. dillerini anlamıyordum. onlardan bir elçi geldi türkçe bilen 1.40 boylarında bir adam. "silahlanalım, şimdi silah bırakma zamanı değil." dedim. ağlayan kadın çoktan ölmüş gibiydi ama kalktı köşedeki antreden silahlar getirdi. bana bir tabanca verildi "ben bununla hedef alamam" deyince oldukça büyük tek atımlık tüfek tarzında bir silah verdiler. bizim elçi sandığımız adam anlaşmaya değil tehditler savurmaya gelmişti. öldürmem için kadın gözleriyle talimat verdi. ilk kurşunum olacaktı ve tek hakkım vardı. anında öldüremezsem, ölürdüm. isabet aldım ama tetiğe gücüm yetmedi iki elimle bastırdım, acaba emniyet mi kapalı diye düşünürken namludan mermi ateşle çıktı ve adamın karnına girdi. çığlık kopacaktı ki kadın az önce bıraktığım tabancayı adamın boğazına sıktı. başarmıştık. köşeye geçip oturdum. biraz moral olmuştu ama "nasıl düzeltebiliriz?" diye düşündükçe geriliyor, üzülüyor, kahroluyordum..
gözlerimi açtım. sadece rüya.. beni dehşet sarsan bir rüya..
-------------------
11.12.23 gecesi gördüğüm rüyayı kalkar kalkmaz yazdım, gece unutmamak için üç kez tekrarlayıp ses kaydı aldım. hiçbir fikrim yok ama çok etkilendim ve burada kalsın istedim. hayırlara çıksın inşallah.
